25 Nisan 2014 Cuma

30

20'li yaşlarımın başında her şeyi bildiğimden emindim.
Ortalarında inancım sarsılmaya başladı.
Şimdi 30'um, ve sanki hiçbir şey bilmiyorum.
Buraya kadar nasıl gelmişim, hayret!

22 Eylül 2012 Cumartesi

hayat çok gürültülü. hayattayım diye mi nedir, ben de çok gürültülüyüm. kendi başımı ağrıttım.

 
insanların medeniyetten anladıkları şey ses kuşatması. dışarıda trafik gürültüsü zaten yeterince kötü. gürültüyü bastırmak için müziğin sesini açıyorsunuz. başkaları da sizinkini bastırmak için kendininkini biraz daha açıyor. herkes daha büyük bir müzik seti alıyor.
bu sesin silahlanma yarışı.
hiç kimse bağımlı olduğumuzu itiraf etmek istemiyor. bu asla mümkün değil! hiç kimse müzik televizyon veya radyoya bağımlı değil. sadece daha fazlasına ihtiyacı var; daha fazla kanala, daha geniş ekrana, daha yüksek sese.
televizyondaki kahkaha efektlerinin çoğu 1950'lerin başında kaydedilmişti. bugünlerde kahkahalarını duyduğunuz o insanların çoğu artık ölü.
george orwell olayı tersinden anlamış. büyük birader bizi gözetlemiyor aslında. şarkı söyleyip dans ediyor. şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. büyük birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor. bu şekilde başkası tarafından besleniyor olmak gözetleniyor olmaktan beter. dünya sizi doyurduğu sürece kimsenin kafanızdaki fikirler konusunda endişe etmesi gerekmiyor.
herkesin hayal gücü köreldiğinde artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak.

(chuck palahniuk, ninni, ayrıntı, 2011.)

19 Haziran 2012 Salı

"katoliklik taksitle cennet satan ilk reklam bürosudur"

İlahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. Tanrı fikri, insani tek gerçek güç olan yaratıcılığın; çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.
Cennetten kovulma, düşüş, düşkünlük… Bütün bunlar çalışmanın doğuşunun ifadesidir. İnsanı arzuları yaşamaktan söküp alan, kendi bedeninden sürgün eden; bir ketleme cehennemi halini alan ve hazza özlem duyan bu teni inkar etmeye teşvik eden çalışmanın doğuşudur bu. Çalışma doğa ve beden üzerine uygulanan şiddettir. Kutsal kitap “alnının teriyle ekmek yiyeceksin” diyerek insanı lanetler. Din, insanı çürüten bir sistemin saflığı iddiasındadır. İnsanın ekonomik varlık olarak ilerlediği ve arzu varlığı olarak gerilediği, tersine giden dünyanın aklanmasıdır. İnsanı, insani geleceğinin zararına yöneten ekonominin tininden başka tin yoktur. Tinin egemen olduğu yerde kendinden sürgün egemen olur.
Sürünerek hayatta kalmaya indirgenmiş yaşamın egemenliğinden tarım mesuldür.  Toprağın nimetlerinin ortaklaşa toplanması yerini dünyadaki kaynakların talanına ve iktidar elde etmiş birkaç kişinin yararına bu kaynakların yozlaşıp ticarileşmesine bıraktı. Pazar ekonomisi hiçbir yerde görülmemiş derecede bir kıtlık algısı oluşturdu ve onu kurumsallaştırdı. Besin karşısındaki hayvansı bağlılığımız çırılçıplak ortada kaldı ve ilksel açlık korkusu serbest bırakıldı. Böylece zorunlu müebbet çalışmaya biz, yalnızca biz mahkum edildik. Pazarın her şey olduğu yerde insan hiçtir. Tarım ve ticaret uygarlığını temellendiren benlik ve dünya hazzından feragati destekledikleri andan itibaren dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ızdırabının ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler. Göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayatın sonunda ancak ölerek erişilen bir cennet miti…
Dinleri muktedir kılan otoriter nitelik, zorlayıcı işlev ve suçluluk duygusu kavramlarıdır. Herkes, her yerde ve daima kendini suçlu hisseder. Çalışmamaktan suçlu, çalışmaktan suçlu haz almaktan suçlu, haz almamaktan suçlu, başarmaktan, başarısız olmaktan, yaşamaktan, ölmekten suçlu…  Dinin en ufak davranışlara varana dek yavaş yavaş telkin ettiği korku ve suçluluk duygusu gündelik tavrı bir dizi ritüel bağımlılık halinde parçalamayı başarır. Din, kendinden kopmanın yol açtığı nevrotik tutumlara akla yatkın bir hal atfeder, her şeyin yaşam içgüdüsünün tersine gittiği tersine bir dünyanın tutarsızlığı üzerinde bir tutarlılık alanı kurar. Tersine dönme kendini normal olarak öyle iyi dayatmıştır ki, çalışmak yararlı bir faaliyet olarak görülürken, yaşam zevklerine kendini vermek de bir felaket kaynağı olur.  Tanrılar tersine dönmüş bir dünyanın hakikatidir. Tin bedeni sakatlar ama inanmamız istenen şey tam tersidir. Ten çürümüş olarak görülür, tin ise sonsuz ve çürümezdir.
İnsanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir. Semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir. İnsanın zayıflığı dinlerin iddia ettiğinin aksine onun doğasından değil, doğadan ve kendi doğasından kopmasındandır. Dinin asla kefaretini ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır. İnsan tarihin başlangıcında bilinçsiz olarak ne idiyse son evresinde de öyle: libidinal enerjinin bir bölümünün üretim miktarına dönüşmesinin yol açığı bir varoluş rahatsızlığı, hayatta kalma güçlüğü. Yeryüzünün doğasının ve insan doğasının sömürüsü üzerinde temellenen yaklaşık on bin yıllık bir uygarlık insanın yaratıcı gelişimini köstekledi ve yarı hayvan yarı insan melez bir tür üreterek insanın dehasını leşçilik içgüdüsüne, efendilerin ve kölelerin hiyerarşisine tabi kıldı. İnsanın kendini bahtsız kılma eğilimini özünün bir parçası olarak görmek, baskı ve hiyerarşik düzen için nimettir.
Kutsallık barbarlığın sığınağıdır. Kutsal, “bana dokunma” diyen mittir. Kutsal yoktur. Göğe yakarıyorlarsa, toprağı gaspetmek içindir. İnsan soyunun kefen kumaşını gaspçılar ve gasp edilenler, sömürenler ve sömürülenler beraber dokuyorlar. Tiranlığa dikilmiş tek bir anıt yoktur ki gönüllü kölelik tarafından dikilmiş olmasın. Bütün kurumsal dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki arzudan başka bir şey olmayan insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir. Bizi yok eden kutsalı yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir.
Kurban etmenin, suçluluk duygusunun, kendinde nefretin, haz korkusunun, doğa bozmanın; insanın insan olma güçsüzlüğünün ve insanın telafisiz aptallığına inancın egemen olduğu her yerde din de egemenliğini sürdürür. Evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; onu üretmiş olan ve sürdüren ekonomi yok edilmeden semavi vekilliği görevinden azledilemez.
(raoul vaneigem, dinin insanlıkdışılığına dair, versus, 2009.)

31 Ekim 2011 Pazartesi

ayakşamdanışıktır

a, yak! şam danışıktır.
a, yak! şam'dan ışıktır.
a, yak! şamdan ışıktır.
a! yak şamdanı, şıktır.

ay ak, şam danışıktır.
ay ak, şam'dan ışıktır.
ay ak, şamdan ışıktır.
ay ak, şamdanı şıktır.

ayak, şam danışıktır.
ayak, şam'dan ışıktır.
ayak! şamdan ışıktır.
ayak şamdanı şıktır.

ay, ak; şamdanı şık tır.
a, yak! şam: danışık tır.
ayak, şamdan, ışık, tır.
ay akşamdan ışıktır.

"ay: 1)ünlem 2)isim (dünya'nın uydusu.) 3)fiil (aymak)" ve "ak: 1)isim (beyaz) 2)fiil (akmak)" bilgileri eklenerek düşününce harflerin yerini değiştirmeden manalı-manasız (ya da en azından umarsız bir şiirde mısra olabilecek seviyede manalı) 92 cümle kurulabildiği görülür.

bana neydi bundan? hiç, canım sıkıldı.

11 Ekim 2011 Salı

an

az önce insanların neşesine neşe kattığım bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı -fakat ben ayrıldım- bu çizgi dünyanın yörüngesi kadar uzun olmalı-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ve kendimi vurmak istedim.

(sören kierkegaard, kahkaha benden yana. ayrıntı, 2005.)

11 Eylül 2011 Pazar

başıboş zamanlar ve canım aylaklar

"Sevme, içme ve tembellik dışında her şeyde tembellik edelim."

Bütün insanlar sıkıcıdır. Sıkmak, kendini sıkmak ve başkalarını sıkmak olarak ikiye ayrılabilir. Şu garip bir gerçek ki, kendilerini sıkmayanlar genellikle başkalarını sıkarlar, kendilerini sıkanlar da başkalarını eğlendirirler. (sk)  Aslına bakarsanız eğer İsa çarmıha gerildiğinde kahkahalarla gülmüş olsaydı, acı çekmekten başka bir şey yapabilseydi, çok daha fazla sevilebilirdi. (cp)
Can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır. Çocuklar eğlendikleri sürece daima usludurlar. Fakat dünya işleri çok ilginçtir, alışkanlık ve sıkıntının etkisi tümüne yayılmıştır. Birisi karısının sıkıcı olmasından dolayı boşanmak istese, ya da dinlemesi sıkıcı olduğu için bir vaizin sürgüne gönderilmesini, ya da korkunç sıkıcı olduğu için bir başbakanın görevden alınmasını, sonuç alamayacağını görecektir. Bu yüzden de dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin artmasında şaşılacak bir yan yoktur. (sk)
Sıkıntının tarihi ta dünyanın başlangıcına dayanır. Tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. Adem yalnızlıktan sıkılınca Havva yaratıldı. O zamandan beri sıkıntı dünyaya girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. Adem tek başına sıkılıyordu; sonra Adem'le Havva birlikte sıkıldılar, sonra Adem'le Havva ve Habil'le Kabil ailecek sıkıldılar, sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitleler halinde sıkıldı.  Peki, şimdi bir şeyler yapılıyor mu? Kendini eğlendirme yolları düşünülüyor mu? Tam tersine, bu yıkım hızlandırılıyor. (sk) Yeni, farklı, orjinal bir şey muhtemelen kanunlara aykırıdır. İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlar, ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildir. (cp)
Aylaklığın kötülüklerin anası olduğu söylenir ve kötülüğün önüne geçmek için çalışma öğütlenir genelde. Halbuki aylaklık yüce bir hayat tarzıdır, yeter ki insan kendi sıkılmasın. Olimpos'taki tanrılar sıkılmıyorlardı, aylaklıkları içinde mutlu mutlu yaşayıp gidiyorlardı. (sk) Boş zaman kültürün temelidir. (tse) Aylaklık hissinden yoksun her insan bu özelliğiyle ancak bilincinin insanlık seviyesine henüz yükselmediğini gösterir. (sk)
İnsanlığı garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık bireyin yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. (pl) Hiçbir şey yeterince iyi değil, yeterince hızlı değil, yeterince büyük değil. Asla gözümüz doymuyor. Her zaman gelişim içindeyiz. (cp) Oysa aşırı çalışma her çeşit düşünsel yozlaşmanın, her türlü organik bozukluğun nedenidir. (pl) İnsanı tin dünyasından ayrı tutup, içgüdüleri daima hareket isteyen hayvanlarla aynı sınıfa koyan bitmek tükenmek bilmeyen bir hareketliliktir. Buna kapılan insanlar her şeyi bir iş meselesine döndürmede olağanüstü yeteneklidirler, hayatları iştir. Aşık olurlar, evlenirler, fıkra dinlerler ve mesai saatlerinde sarf ettikleri aynı şevkli çabalarla bir sanat eserine hayran kalırlar. Hayranlık ve kayıtsızlık sıkıntının birliğinde ayırt edilemez olmuştur. (sk)
Eğlenmek bizim görevimizdir. Sıkıntının çalışmakla yok olacağını söylemek kafa karışıklığından başka bir şey değil; çünkü çalışmayla aylaklık yok olur, sıkıntı değil. (sk)
Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol! (pl)

(paul lafargue, tembellik hakkı. telos, 1996.)
(sören kierkegaard, kahkaha benden yana. ayrıntı, 2005.)
(chuck palahniuk, tıkanma. ayrıntı, 2011.)

23 Ağustos 2011 Salı

geniş zamanın dayanılmaz hafifliği.. lakin "memento mori"!

ölüm bilincin yoksa yarı-canlısın demektir (mh). fakat kendi ölümünü dürüstçe düşünmeye kalkan, ölümüne korkar. ölüm ve seks, ikisinden de felaket korkuyoruz; tam da bu yüzden onlarla ilgili bu kadar çok fıkra var. ölüm kaygısı taşımayan yegane varlıklar, halihazırda taş gibi ölü olanlardır (jps). vasati "hergünkülük"e düşmemek için ölüm kaygısına ihtiyaç duyarız (mh). kaygı bizim nihai öğretmenimizdir (sk).

gerçekten önemli tek felsefi sorun vardır, o da intihardır. yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığı konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir (ac). bir insanın durumunda doğaya uygun şeyler ağır basıyorsa o insanın yaşamda kalması uygundur; ama sahip olduğu şeylerin veya durumunun çoğunlukla doğaya aykırı olduğunu görüyorsa yaşamdan ayrılması uygundur (mtc).

insanlar ruhlara sahip değildir, kendileri ruhtur. bedene de sahip değildirler, kendileri bedendir. insanlar canlı bedenlerdir. ölü bedenle arasındaki fark pille tükenmiş pil arasındaki farka benzer. tükenmiş bir pilin parçası eksik değildir, sadece enerji eksiktir-yaşam.

biz uygar insanlar ölümlülüğümüzü an be an, gün be gün inkar ediyoruz ve bunu içinde yaşadığımız toplumun yapıları ve geleneklerinin yardımıyla kolayca yapıyoruz. neredeyse her uygarlıkta ortak bir ölümsüzlük sistemi gelişmiştir; işin aslı bu sistemler kütürün temel işlevidir. bir yanılgıyı sürdürmenin en kolay yolu onu aynı kültürden diğerleriyle paylaşmaktır. "örgütlenmiş din" uygar toplumun ölümülülüğümüzü inkar etmek için bulduğu en inatçı sistemdir. ölümün varlığı karşısında çaresiz olduğumuzdan bilinçdışımız buna dayanabilmemiz için bir gökteki-baba-figürü yaratır. tanrı'ya ve tanrı'nın ebedi yaşam vaadine inanmak, ölümün gölgesinden kaçmak için tasarlanmış kültürel bir peri masalıdır (sf). dinlerin çekiciliğinin temelinde ölümle bir şekilde uzlaşmak yatar. din seçerken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, ilgili dinin ölümden sonraki yaşam için hangi adresi gösterdiğidir. inananlarına ölümün nihai son olduğunu söyleyen bir dinin ömrü pek de uzun olmazdı.

ebediyet sonu gelmeyen bir zaman süresi değil de zamansızlık olarak alınırsa ebedi yaşam şimdide yaşayanlara ait olur (lw).

(nietzsche öldü! bir hipopotam olarak yeniden doğdu... tc&dk, aylak kitap, 2010)