19 Haziran 2012 Salı

"katoliklik taksitle cennet satan ilk reklam bürosudur"

İlahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. Tanrı fikri, insani tek gerçek güç olan yaratıcılığın; çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.
Cennetten kovulma, düşüş, düşkünlük… Bütün bunlar çalışmanın doğuşunun ifadesidir. İnsanı arzuları yaşamaktan söküp alan, kendi bedeninden sürgün eden; bir ketleme cehennemi halini alan ve hazza özlem duyan bu teni inkar etmeye teşvik eden çalışmanın doğuşudur bu. Çalışma doğa ve beden üzerine uygulanan şiddettir. Kutsal kitap “alnının teriyle ekmek yiyeceksin” diyerek insanı lanetler. Din, insanı çürüten bir sistemin saflığı iddiasındadır. İnsanın ekonomik varlık olarak ilerlediği ve arzu varlığı olarak gerilediği, tersine giden dünyanın aklanmasıdır. İnsanı, insani geleceğinin zararına yöneten ekonominin tininden başka tin yoktur. Tinin egemen olduğu yerde kendinden sürgün egemen olur.
Sürünerek hayatta kalmaya indirgenmiş yaşamın egemenliğinden tarım mesuldür.  Toprağın nimetlerinin ortaklaşa toplanması yerini dünyadaki kaynakların talanına ve iktidar elde etmiş birkaç kişinin yararına bu kaynakların yozlaşıp ticarileşmesine bıraktı. Pazar ekonomisi hiçbir yerde görülmemiş derecede bir kıtlık algısı oluşturdu ve onu kurumsallaştırdı. Besin karşısındaki hayvansı bağlılığımız çırılçıplak ortada kaldı ve ilksel açlık korkusu serbest bırakıldı. Böylece zorunlu müebbet çalışmaya biz, yalnızca biz mahkum edildik. Pazarın her şey olduğu yerde insan hiçtir. Tarım ve ticaret uygarlığını temellendiren benlik ve dünya hazzından feragati destekledikleri andan itibaren dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ızdırabının ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler. Göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayatın sonunda ancak ölerek erişilen bir cennet miti…
Dinleri muktedir kılan otoriter nitelik, zorlayıcı işlev ve suçluluk duygusu kavramlarıdır. Herkes, her yerde ve daima kendini suçlu hisseder. Çalışmamaktan suçlu, çalışmaktan suçlu haz almaktan suçlu, haz almamaktan suçlu, başarmaktan, başarısız olmaktan, yaşamaktan, ölmekten suçlu…  Dinin en ufak davranışlara varana dek yavaş yavaş telkin ettiği korku ve suçluluk duygusu gündelik tavrı bir dizi ritüel bağımlılık halinde parçalamayı başarır. Din, kendinden kopmanın yol açtığı nevrotik tutumlara akla yatkın bir hal atfeder, her şeyin yaşam içgüdüsünün tersine gittiği tersine bir dünyanın tutarsızlığı üzerinde bir tutarlılık alanı kurar. Tersine dönme kendini normal olarak öyle iyi dayatmıştır ki, çalışmak yararlı bir faaliyet olarak görülürken, yaşam zevklerine kendini vermek de bir felaket kaynağı olur.  Tanrılar tersine dönmüş bir dünyanın hakikatidir. Tin bedeni sakatlar ama inanmamız istenen şey tam tersidir. Ten çürümüş olarak görülür, tin ise sonsuz ve çürümezdir.
İnsanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir. Semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir. İnsanın zayıflığı dinlerin iddia ettiğinin aksine onun doğasından değil, doğadan ve kendi doğasından kopmasındandır. Dinin asla kefaretini ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır. İnsan tarihin başlangıcında bilinçsiz olarak ne idiyse son evresinde de öyle: libidinal enerjinin bir bölümünün üretim miktarına dönüşmesinin yol açığı bir varoluş rahatsızlığı, hayatta kalma güçlüğü. Yeryüzünün doğasının ve insan doğasının sömürüsü üzerinde temellenen yaklaşık on bin yıllık bir uygarlık insanın yaratıcı gelişimini köstekledi ve yarı hayvan yarı insan melez bir tür üreterek insanın dehasını leşçilik içgüdüsüne, efendilerin ve kölelerin hiyerarşisine tabi kıldı. İnsanın kendini bahtsız kılma eğilimini özünün bir parçası olarak görmek, baskı ve hiyerarşik düzen için nimettir.
Kutsallık barbarlığın sığınağıdır. Kutsal, “bana dokunma” diyen mittir. Kutsal yoktur. Göğe yakarıyorlarsa, toprağı gaspetmek içindir. İnsan soyunun kefen kumaşını gaspçılar ve gasp edilenler, sömürenler ve sömürülenler beraber dokuyorlar. Tiranlığa dikilmiş tek bir anıt yoktur ki gönüllü kölelik tarafından dikilmiş olmasın. Bütün kurumsal dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki arzudan başka bir şey olmayan insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir. Bizi yok eden kutsalı yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir.
Kurban etmenin, suçluluk duygusunun, kendinde nefretin, haz korkusunun, doğa bozmanın; insanın insan olma güçsüzlüğünün ve insanın telafisiz aptallığına inancın egemen olduğu her yerde din de egemenliğini sürdürür. Evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; onu üretmiş olan ve sürdüren ekonomi yok edilmeden semavi vekilliği görevinden azledilemez.
(raoul vaneigem, dinin insanlıkdışılığına dair, versus, 2009.)